Bir Öğretmenin Yolculuğu: Köklerime Dönüş

Hayat işte… Nice olaylar bütünü… Gün geliyor “İçim içime sığmıyor” dediğimiz anlarla coşuyoruz; gün geliyor “Batsın bu dünya!!” diyoruz. Ama ne dünya batıyor, ne de coşkumuz, heyecanımız bizi göklere çıkarıyor. Hayat bu… O, kendi akışında süzülüp giderken biz bazen geçmişe takılıp bir “ah” çekiyor, bazen de geleceğe dair planlar yapıyoruz.

Bazen geçmişte kalıyoruz.
“Keşke öyle olmasaydı…”
“Keşke bunu yapsaydım, belki her şey farklı olurdu…”
O anlar, zihnimizin bir köşesinde takılıp kalıyor bazen biz fark etmeden; sonra hiç beklemediğimiz bir anda karşımıza çıkıyor. O duygunun nereden geldiğini anlayamadan “Neden böyle hissediyorum?” diye soruyoruz kendimize.

Ama çok şükür… Uzun yıllardır yaşadıklarımdan çıkarmam gereken derslere odaklanmayı başarabiliyorum. Hayata dair bu bakışım bazen “Polyanna olmak” şeklinde yanlış değerlendirilse de, izlediğim yolun ne kadar doğru olduğunu “Nefes Ailem” sayesinde fark ettim.
Ne büyük şans ki, artık beni yoran bir duyguyu fark edebiliyor ve gerektiğinde destek isteyebiliyorum. Bu, nefes ailemin bana kazandırdığı en kıymetli şeylerden biri.

Tüm bunlar uzun uzun yazılacak başka hikâyeler aslında; onlara sonra döneceğim.
Bugün yazma sebebim, dün akşamdan kalan o şahane karelere ithafen…

Konudan konuya atlıyorum şu an, farkındayım 😊 Ama dün akşamdan sonra zihnimde dönen anılardan bahsetmeden geçemem.

ODTÜ mezuniyetimin ardından, öğretmenlik yolculuğum Silivri’deki butik bir kolejde başladı. Kolejin kurucusu gerçek bir İstanbul beyefendisiydi. Balkan Koleji’ndeki o ilk yıl, öğretmenlik hayatımın en kıymetli adımlarının atıldığı yıldı. Ardından yaşam beni Denizli’ye savurdu. 1,5 yıl kadar bir kasaba okulunda, devlette çalıştım. O dönemde kurduğum dostluklar hâlâ içimi ısıtır; kalpten sevgisi, samimiyeti bambaşka olan o çocuklarım hala arar, sorarlar beni…

Ama hatırlıyorum da o dönem içimde hep “daha fazlasını yapmalıyım” duygusu vardı. Daha çok öğrenmek, daha çok yüreğe dokunmak, daha faydalı olmak istiyordum. Daha başka şeyler yapmak ama nasıl?
Ve bir gün, yolum Antalya Koleji ile kesişti — 2004 yılıydı.
Sene ortasında mülakata çağrılmak benim için büyük bir sürprizdi. O koridorlardan geçerken nasıl da tedirgindim…
“Ben böyle bir okulda yapabilir miyim? Her şey o kadar kusursuz görünüyor ki… Gerçekten başarabilir miyim?”
O günü dün gibi hatırlıyorum. Kalbimi saran heyecan öyle yoğundu ki… Ve sonunda büyük bir karar aldım, hatta çok büyük karar: Devletten istifa ettim.
O dönemde birçok kişi — Milli Eğitim Müdürü bile — “Kızım devletten istifa edilir mi, hata ediyorsun!” dedi bana.
Yaptım… Yüreğimi dinledim, risk aldım ve istifa ettim. Buna dair hiç “keşke” demeden hem de. Çünkü hayat, beni tam olmam gereken yere taşımıştı. Bunu biliyordum…

Antalya Koleji’ndeki ilk yılım, alışma süreciyle geçti. Büyük bir okul, bambaşka öğrenciler, farklı bir sistem…
Sınıf yönetiminde zorlandığım anlar oldu, çünkü devraldığım sınıf önceki öğretmenlerini çok seviyordu. Nasıl büyük bir “challenge” 🙂 Öyle kıymetli insanlarla çalışıyordum ki, asla yalnız hissetmedim.
Her biri elimden tuttu:
“Bak bu kitap sınıf yönetimiyle ilgili, bunu oku, çok faydalanacaksın.”
“Bu stratejiyi dene, eminim işe yarayacak.”
“Gel birlikte plan yapalım, eminim çok iyi olacak.”
” Arkadaşlar, bugün Derya’nın dersini izledim. Öyle akılda kalıcı bir dersti ki sizlerle de paylaşalım istedim.”

Kuruculardan yöneticilere, zümre başkanımdan meslektaşlarıma kadar herkes büyük bir destekti.Herkes işini en güzel şekilde yapmak için özen gösteriyor, birbirine destek oluyor, dolayısıyla da öğretmenlik hep besleniyordu orada. Kendinin bir üst versiyonu olmayı en güzel tecrübe ettiğim yerdi orası benim için…
Ve bugün gönül rahatlığıyla söylüyorum:
Ben çok iyi bir öğretmenim.
İşimi severek, inanarak, tutkuyla, pes etmeden yapıyorum. “Bu böyle olmadı mı? O zaman buna bir de buradan bakalım, bir de bunu deneyelim” diyebiliyorum.
Bunun temelinde beni ben yapan, o yıllarda beni yoğuran o muhteşem kurum var.

O dönemde,2000’li yılların başından bahsediyorum, tüm öğretmenlerine koçluk eğitimi aldıran, yurt dışı seminerlerine gönderen, sürekli gelişim ve motivasyonu önemseyen bir vizyon vardı orada.
Ne kadar şanslıymışım…
Ne kıymetli insanlar bana inanmış, beni desteklemiş, beni büyütmüş, beni ben yapmış…

Ve dün akşam, yıllar sonra aynı masada buluştuğumuzda bir kez daha fark ettim:
Bugünkü Derya Öğretmen’i gerçek bir öğretmen yapan, o kurumun yüreğinde filizlenen o güzel bağ.
Biz, gerçekten bir “aile” olmuşuz. Sizleri görmek öyle iyi geldi ki dün akşam. Her birinizi ayrı ayrı çok seviyorum…💛

Leave a comment