Ye… Dua Et… Sev…

Kaç defa izledim Julia Roberts’ın çok sevdiğim bu filmini acaba? Sayısını ben bile bilmiyorum. O kadar çok ki …Ruhumu sıkışmış hissettiğimde, kaçıp gitmek istediğimde, bazen de her şey çok yolunda iken belki de bir şeyleri hatırlamak için, bilmiyorum.

İlk izlediğim zamanlarda, sadece izlediğimi anımsıyorum. Ağlayarak…Neden ağladığımı bilmeden. Sonradan farkettim filmde kendimden ne çok şey bulduğumu.

Sonra biraz daha alıcı gözüyle izledim sanırım. Geriye dönüp sorguladığım anları düşünüyorum da filmi daha kaç kere daha izleyeceğimden haberim bile yokmuş. Canım Derya😊

Sonrakilerde duygu ve eylem bağlantısına yoğunlaştığımı hatırlıyorum. Filmdeki ana karakter, Elizabeth Gilbert- kısaca Liz,  istediği hayata sahipmiş gibi, ama içten içe bir şeylerin ters gittiğinin farkında. Adını koyamadığı, bilinmez bir duygu hissettiği bir evlilik. Bitirmeyi istiyor; âmâ bir tarafı da istemiyor gibi. Acı çekiyor içten içe ama bir sebep de bulamıyor düşündüğünde. Belki de konduramıyor bir şeyleri, ya da yakıştıramıyor, kim bilir?

Tanrı’yla konuşmasını ilk izlediğimde hem çok naif bulup, gülümsemiştim, hem de kendimi bulmuştum o sahnede de. Zira benim de olur benzer konuşmalarım. Yalnızken elbette😊Arada bakarım yine de etrafıma, bir gören duyan oldu mu diye. Kimsenin deli olduğumu düşünmesini istemem neticede😊

Daha sonra satır aralarına yoğunlaşıp, o cümleler üzerinde günlerce, bazen aylarca düşündüğümü hatırlıyorum…

Kendi olamama buhranını nihayet kabul eden Elizabeth Tanrı’ya yakarıyor. Kendini bulmak ve ruhunu sıkan mengeneden kurtulmak en büyük dileği. Ve nihayet anlıyor, evliliğinde hiç kendi olamamış. Boşanma için bir araya geldiklerinde, Steven nasıl hissettiğini neden hiç anlatmadığını sorduğunda verdiği cevap “Anlattım; ama dinlemedin ki…” Anlattığın halde anlaşılmamak. Yeterince açık olmaya mı cesaret edemedi acaba Elizabeth? Adım atmaya mı korktu yoksa? Bitiren olmak onu ürküttü mü? Tüm mutsuzluğuna rağmen direnseydi, devam etmek için her yolu deneseydi, mutlu olur muydu acaba?

Biten evliliğinin hemen ardından, kendini bir prenses gibi hissetmesini sağlayan biri girer Elizabeth’in hayatına. Biraz mistik, romantik, onu çok seven, sevgisini sözleriyle, davranışlarıyla belli eden James, o dönemde çok iyi gelir Elizabeth’e. James mutlu olabilmek için birlikte yaşamaları gerektiğini düşünür ve başlar Elizabeth’in kısa serüveni. Kendini aramaktan vazgeçmeyen Liz, tam da James’in dediği gibi mutlu olmak için onunla yaşar ve mutsuz olur. Özüne dürüst davranmıyor oluşunun verdiği huzursuzluk, içten içe kemirir Liz’i. Uzun uzun düşünür,günlerce yapmak istediği şeyin ne olduğunu anlamlandırmaya çalışır ve karar verir Elizabeth, içsel yolculuğu için ik adımı atmaya.

İşte tam da bunda sonra başlar film aslında. Hayalinde hep İtalya’ya gitmek vardır Elizabeth’in. Onu cezbeden o büyülü dili konuşmak istediğini, eşsiz lezzetler için sabırsızlandığını, oraya ait yaşanmışlıkları merak ettiğini far keder ve yapar planını. Filmin ilk adımı, “Ye” İtalya’da hayat bulur böylece.

 Bir süre İtalya’da kalır, çok güzel dostluklar edinir, harika şaraplar tadar. Dili öğrenmek çok büyülüdür onun için. İtalyancadaki masalsı kelimelere eşlik eden sert beden dili önce tuhaf gelse de çalışır üzerine… Ve çok keyif alır İtalya sokaklarında gezerken, bir İtalyan gibi konuşmaktan…

Nefis kırmızı şarabı dilinde, damağında hissetmek, enfes makarna ve pizzaları tadarken ayva göbeğinden sebep o lezzetlerden vaz geçmek yerine bir beden büyük pantolon almak, güçlü dostluklar, şehrin dokusu, kendini bulmaya başladığını hissettiği her an…Öyle derinden hissettim ki onun duygularını…

Daha sonra Hindistan’a gider Elizabeth ve filmin “Dua Et” kısmı başlar. Liz’in öze dönme çabası onu zorlarken, dönüşmekten, değişmekten korktuğu için mutsuzluğa razı olduğunu hatta yıkıldığını fark eder Liz. Kendini bulmak için çok çabaladığını düşünürken, aslında yapması gereken şeyin çabadan çok teslimiyet olduğunu fark eder. Düşüncelerine söz geçiremediği her an hayatın onun için ne kadar zorlaştığını gören Liz, hayatının iplerini zorlamadan eline almayı öğrenir.

Bolca düşünmeye, sessiz kalmaya vakit ayırabildiği Hindistan’da özüne biraz daha yaklaşan Elizabeth, daha sonra Bali’ye gider.

Filmin en keyifli kısmı “Sev” burada başlar.  Bali’de, kendi gibi mutsuz olmuş, kalbi kırık Felipe ile büyülü bir aşk başlar. Felipe de mutlu başlayan evliliğinin ardından yaşadığı boşanma sürecini atlamamıştır. Bir kere daha incinmekten korkan kırık bir kalp…. Filmdeki bilge, Ketut, tek çarenin güvenmek olduğunu söylediğinde dalar gider uzaklara. Gerçekten bu mudur çare? Güvenmeyi tercih ettiğinde atlatabilecek midir kalp sızısını? Elizabeth Gilbert, ilk defa başka hisseder Bali’de, Felipe ile. Onca zamanın üzerine ilk defa…Tuhaf bir kalp çarpıntısı, onu her an görme arzusu, onunla iken özüne daha yakın hissetme…Önce ona çok iyi gelen bu duygu, sonra korkutur Liz’i. Kaybolduğunu, dengesini kaybettiğini hisseder. Ve yine hep yaptığını yapar. Onu çok seven Felipe’den kaçmak ister, uzaklaşmak. Acaba böyle mi güvende hissediyordur kendini? Bu mudur koruma yöntemi? Kaçmanın kendi için en doğru şey olduğuna karar vermişti vermesine de, sevgide dengeyi kaybetmenin yaşamın dengesinin bir parçası olduğunu fark ettiği o an, ilk kez kaybetmekten korkar. Felipe’yi bulamamaktan. Özüne yaptığı o uzun yolculukta nihayet farkına varmıştır Liz. Sonundan bulmuştur İtalya’daki arkadaşlarının sorusunun cevabını. Elizabeth Gilbert’ı anlatan kelime sonunda dökülür bizzat kendisinin dudaklarından. “Attraversiamo”-“Let’s cross over”…Felipe’yi nihayet bulduğu an onunla uzaklara gitmeye kararlıdır. Ve iki aşık yanlarına aldıkları birkaç malzemeyle küçük teknelerine atlar, yola çıkar “karşıya geçmek” üzere…

Leave a comment